CLAUDE MONET

1. GİRİŞ

Oscar-Claude Monet, 19. ve 20. yüzyıllar arasında Fransa’da yaşayan ve izlenimci sanatın öncüleri arasında en iyi bilinen sanatçıdır. Günümüzde en popüler ve tanınan serisi olan Nilüferler ile anılmaktadır. Dünyayı tam da kavradığı gibi kanvasa aktarma felsefesi, dönemin diğer sanatçılarıyla birlikte sanat dünyasının bir nevi yönünü değiştirmiştir.

İzlenimcilik (Empresyonizm); 19. yüzyılda Fransa’da, dönemin resmi akademilerine ve salonlarına bir tepki olarak doğan bir sanat akımıdır. Karakteristik ve belirgin fırça darbeleri, açık hava çalışmaları, doğanın bireyin öznel bakış açısından aktarılması ve en önemlisi de ışık ile zamanın resmin odağı üzerindeki anlık değişimlerini ele almasıyla bilinir (House, 1986). Paris’te bir grup genç sanatçının, resmi salonlar tarafından kabul edilmeyen eserlerini bir arada sergilemeye karar vermesiyle başlayan bu hareket, günümüzde her ne kadar “klasik” olarak görülse de döneminde oldukça radikal kabul edilmiştir (Rewald, 1973).

2. MONET’NİN ERKEN DÖNEMİ VE SANATSAL EĞİTİMİ

2.1 Çocukluk Yılları ve Aile Bağları

Monet Paris’te doğmuş ve beş yaşına kadar orada büyümüştür. Beş yaşındayken ailesiyle birlikte Normandiya’daki Le Havre kentine taşınmışlardır. Monet genç yaşta doğaya ve sanata ilgi duymuş fakat babası Claude-Adolphe Monet, aile mesleği olan bakkalcılığa devam etmesini isteyerek onun sanata olan ilgisini desteklememiştir. Buna rağmen annesi Louise-Justine Aubrée Monet, kendisi de bir şarkıcı yani bir sanatçı olduğu için Monet’nin sanata olan ilgisini her zaman desteklemiş; bu nedenle de Monet annesiyle çok yakın bir bağ kurmuştur (Wildenstein, 1996).

2.2 İlk Sanat Eğitimi ve Ordu Dönemi

İlk resim öğretmeni, ünlü ressam Jacques-Louis David’in öğrencisi olan Jacques-François Ochard olmuştur. Bu dönemlerde Monet, etrafta 10 franka sattığı karikatürlerle tanınmaya başlamıştır. İlerleyen yıllarda verdiği bir röportajda bu dönem için, “Hâlâ karikatür satmaya devam etseydim şimdiye kadar çoktan zengin olurdum” ifadesini kullanmıştır. Daha sonra Eugène Boudin ile tanışmış; Boudin ona plein air yani açık hava çizimi yapmayı ve yağlı boya kullanmayı öğretmiştir. Monet, Boudin’i her zaman ustası olarak görmüş ve ileriki başarısını tamamen ona borçlu olduğunu dile getirmiştir (Tucker, 1995).

On altı yaşında annesi vefat edince okulu bırakıp zengin ve dul teyzesi Marie-Jeanne Lecadre’nin yanına taşınmıştır. Orada popüler ve köklü bir çizim akademisi olan, birçok bilindik sanatçıyı mezun eden Academia Suisse’de eğitim almaya başlamıştır. Burada genellikle tarihsel konuları ele almayı seven Charles Gleyre’nin öğrencisi olmuş, aynı zamanda sınıf arkadaşı olan ve geleceğin öncü izlenimcilerinden Auguste Renoir ile tanışmıştır. Bu dönemde manzara ve portre çalışsa da eserleri henüz çok ilgi toplamamıştır (House, 1986).

2 Mart 1861’de, 20 yaşındayken Le Havre’da orduya çağrılmıştır (Wildenstein, 1996, s. 50). Aslında ailesi onun yerine askere gidecek biri için gereken 2500 franklık bedeli ödeme gücüne sahiptir. Ancak Monet’nin daha sonra iddia ettiğine göre ailesi bu parayı ödemek karşılığında, onun sanat kariyerinden vazgeçmesini ve aile işinin başına geçmesini, yani toplum kurallarına uygun “normal bir sanatçı” (selon la norme) olmasını şart koşmuştur. Monet bu şartı reddederek 7 yıllık ordu hizmetine yazılmıştır (Wildenstein, 1996, s. 53-58).

1862 baharında tifo hastalığına yakalanınca, yaz aylarını Normandiya Sainte-Adresse’deki teyzesi Jeanne Lecadre’nin yanında iyileşerek geçirmesi için Le Havre’a dönmesine izin verilmiştir. Buradayken Eugène Boudin ile yeniden bir araya gelmiş ve teyzesi sonunda onu ordudan muaf tutmak için gereken 3025 frankı ödemeyi kabul etmiştir (Tucker, 1995, s. 36-42). 1862 yazında Cap de la Héve yakınlarında resim yaparken, Boudin ile birlikte kendisi için çok önemli bir akıl hocası olacak Hollandalı ressam Johan Jongkind ile tanışmış ve arkadaş olmuştur.

Monet, Cezayir’deki askerlik deneyimleri her ne kadar tatsız görünse de orayı genel olarak hep iyi hatırlamıştır. Kuzey Afrika’nın ışığı ve canlı renkleri Monet üzerinde güçlü bir etki bırakmış, hatta daha sonra bu dönemin gelecekteki sanatsal araştırmalarının temelini oluşturduğunu söylemiştir (Kendall, 1993). Gustave Geffroy’a da durumu şu sözlerle açıklamıştır:

“Bana her yönden çok iyi geldi ve kafamı toplamamı sağladı. Bu harika ülkenin büyüsüne kapılmış, sadece resim düşün ediyordum. Ailem de beni bu kadar azimli görünce sonunda tamamen onay verdi.”

3. İZLENİMCİLİĞİN DOĞUŞU VE AKIMIN GELİŞİMİ

3.1 Paris’e Dönüş ve Salon Sergileri

Monet, Aralık 1862’de Paris’e geri dönmüştür. Burada Pierre-Auguste Renoir ve daha sonra en yakın arkadaşı olacak Frédéric Bazille ile tanışmıştır (Rewald, 1973). Yeni ilhamlar aramak için Honfleur’e seyahat etmişler; Monet burada limanın ve Seine Nehrinin ağzının birkaç etüdünü yapmıştır. Monet sıklıkla, geleneksel konularda yeni güzellik standartları yakalama arzusunu paylaştığı Renoir ve Alfred Sisley ile yan yana resim yapmıştır (House, 1986).

Bu dönemde ilk başarılı büyük ölçekli resmi olan Bahçedeki Kadınlar’ı (Women in Garden) ve erken döneminin en önemli eseri sayılan Kırda Öğle Yemeği’ni (Le déjeuner sur l’herbe) yapmıştır. Ancak bu son resmi zamanında bitiremediği için yerine resmi jüriye Yeşil Elbiseli Kadın (The Woman in the Green Dress) ve Pavé de Chailly eserlerini sunmuştur. 1870’e kadar her yıl resmi Salon’a eser gönderse de jüri tarafından sadece 1866 ve 1868 yıllarında kabul edilmiştir (Wildenstein, 1996). 1880’deki son denemesine kadar Salon’a başka eser göndermemiştir; çünkü eserleri resmi düzeyde tamamen radikal bulunuyor ve kabul görmüyordu.

3.2 Argenteuil Dönemi ve Anonim Ressamlar Derneği

1867’de, iki yıl önce resimlerine modellik yaparken tanıştığı Camille Doncieux, ilk çocukları Jean’ı dünyaya getirmiştir. Monet’nin Jean ile güçlü bir bağı vardı ve Jean’ın yasal haklara sahip olabilmesi için Camille’in resmi eşi olduğunu savunuyordu. Bu ilişkiden dolayı Monet’nin babası ona olan finansal desteğini tamamen kesmiştir (Wildenstein, 1996). Fransa-Prusya Savaşı’nın patlak vermesinden hemen önce, 28 Haziran 1870’te Camille ile evlenmiştir. Savaş sırasında askere alınmamak için ailesiyle birlikte Londra ve Hollanda’da sürgün hayatı yaşamışlardır (Rewald, 1973).

Aile 1871’de Argenteuil’e taşınmıştır. Monet, Hollandalı ressamlarla geçirdiği zamanın etkisiyle burada çoğunlukla Seine Nehri ve çevresini resmetmiştir. Burada yeşil panjurlu, gül rengi bir ev kiralayarak bahçesini panoramik bir perspektifle gösteren on beş resim yapmıştır (House, 1986, s. 52). Gladioli gibi tablolar, Monet’nin muhtemelen ilk kez sırf sanatı için bir bahçe yetiştirdiğinin işaretiydi. Bu ev ve bahçe, Argenteuil’deki son yıllarının en önemli motifi haline gelmiştir. Ancak Monet ve Camille bu dönemde de sık sık ciddi maddi sıkıntılar yaşamışlardır.

Monet; Renoir, Pissarro, Sisley, Paul Cézanne, Edgar Degas ve Berthe Morisot ile birlikte eserlerini bağımsız olarak sergilemeye karar vermiştir. Kurulmasında Monet’nin öncü bir rol oynadığı Anonim Ressamlar, Heykeltıraşlar ve Oymacılar Derneği adı altında bir araya gelmişlerdir (Rewald, 1973). 1874’teki ilk sergide Monet, Le Havre limanının puslu bir tasviri olan İzlenim: Gün Doğumu (Impression, Sunrise – 1872) tablosunu sergilemiştir. Muhafazakar eleştirmenler ve halk grupla alay etmiş; “İzlenimcilik” terimi ilk başta tablonun “bitmemiş” olduğunu ima eden ironik ve küçümseyici bir ifade olarak sanat eleştirmeni Louis Leroy tarafından ortaya atılmıştır. Monet daha sonra bu isimlendirmeden duyduğu pişmanlığı şu sözlerle dile getirmiştir:

“Benim tek başarım, en geçici etkilerin üzerimdeki izlenimlerini aktarmaya çalışarak, doğrudan doğanın karşısında resim yapmış olmamdır.”

3.3 Kişisel Trajediler ve Camille’in Ölümü

1876’da Camille Monet ciddi şekilde hastalanmıştır. İkinci oğulları Michel 1878’de doğduktan sonra Camille’in sağlığı daha da kötüleşmiştir. O yılın sonbaharında, zengin bir mağaza sahibi ve sanat hamisi olan Ernest Hoschedé’nin ailesiyle aynı evi paylaşacakları Vétheuil köyüne taşınmışlardır (Wildenstein, 1996). 1878’de Camille’e rahim kanseri teşhisi konmuş ve ertesi yıl hayatını kaybetmiştir. Eşinin ölümü ve maddi zorluklar Monet’nin kariyerini derinden sarsmıştır.

Monet, vefat eden karısının yatakta yağlı boya bir etüdünü yapmıştır. Yıllar sonra arkadaşı Georges Clemenceau’ya, renkleri analiz etme ihtiyacının kendisi için hem bir neşe hem de bir azap olduğunu şu sözlerle itiraf etmiştir (Clemenceau, 1928, aktaran Hoog, 1988, s. 194):

“Bir gün kendimi sevgili karımın ölü yüzüne bakarken ve otomatik bir refleksle renkleri sistematik olarak kaydederken buldum.”

Sanat eleştirmeni John Berger bu eseri, “Yüz hatlarını sonsuza dek silecek korkunç bir kayıp fırtınası… beyaz, gri ve morumsu boyalardan oluşan bir kar fırtınası” olarak tanımlar. Camille’den sonra, Hoschedé ailesinin üçüncü kızı Suzanne, Monet’nin en sevdiği modeli haline gelmiştir.

3.4 İkinci Evlilik: Alice Hoschedé, Giverny ve Geniş Aile Hayatı

Camille’in trajik ölümünden sonra Monet’nin hayatındaki en büyük dayanağı, daha önce evlerini ve maddi zorluklarını paylaştıkları Alice Hoschedé olmuştur. Ernest Hoschedé’nin ölümünün ardından 1892 yılında evlenen çift, çocukları bir araya getirerek Giverny’deki o meşhur eve taşınmış ve burada devasa bir geniş aile düzeni kurmuşlardır (Wildenstein, 1996). Alice, Monet’nin zorlu sanatsal süreçlerinde ve ev yönetiminde onun en büyük destekçisi olurken, Hoschedé ailesinin kızları da Monet’nin hem hayatında hem de sanatında çok kritik roller üstlenmişlerdir.

Bu geniş aile içinde kurulan bağlar, Monet’nin sanatını ve soyunun geleceğini doğrudan şekillendirmiştir. Alice’in üçüncü kızı olan Suzanne Hoschedé, zarif duruşuyla Camille’den sonra Monet’nin en gözde modeli haline gelmiş ve açık hava resimlerinin vazgeçilmez figürü olmuştur. Diğer üvey kızı Blanche Hoschedé ise Monet’nin sadece üvey kızı olmakla kalmamış; onun tek resmi öğrencisi olmuş, onunla yan yana resim yaparak üslubunu benimsemiştir. Aile içindeki bu sanatsal ve duygusal yakınlık, Blanche’ın Monet’nin en büyük oğlu Jean Monet ile evlenmesiyle bambaşka bir boyuta taşınmıştır (House, 1986). Böylece Alice’in kızı Blanche, Monet’nin hem üvey kızı, hem öğrencisi hem de gelini olmuştur. Bu birbirine kenetlenmiş aile yapısı, Monet’nin ilerleyen yıllarda yaşayacağı büyük kayıplarda ve katarakt dönemindeki sanatsal üretiminde en büyük sığınağı olacaktır.

4. GEÇ DÖNEM RESİM ANLAYIŞI VEYA SAĞLIK SORUNLARI

4.1 Nilüferler (Water Lilies) Serisi ve Soyutlamaya Geçiş

1899’da, hayatının sonraki 20 yılı boyunca onu sürekli meşgul edecek olan, kariyerinin en iddialı serisi Nilüferler’i yapmaya başlamıştır (Tucker, 1995). Bahçesindeki Japon köprüsüne odaklanan bu ilk resim grubunu 1900 yılında sergilemiştir. Değişen ışık oyunları ve ayna benzeri yansımalarıyla nilüfer tasvirleri, işinin ayrılmaz bir parçası olmuştur.

1910’ların ortalarına gelindiğinde Monet, nilüfer havuzunun neredeyse soyut bir sanatın çıkış noktası haline geldiği; tamamen yeni, akıcı ve cesur bir resim tarzına ulaşmıştır. Eleştirmen Claude Roger-Marx, Monet’nin 1909’daki başarılı sergisi hakkında, “Gerçekle birleşen soyutlama ve hayal gücünün en üst noktasına ulaştığını” yazmıştır (House, 1986, s. 58). Monet hayatı boyunca 250’den fazla nilüfer tablosu üretecektir.

4.2 Katarakt Dönemi ve Sanatsal Dönüşüm

Monet’nin ikinci eşi Alice 1911’de, en büyük oğlu Jean ise 1914’te vefat etmiştir. Bu kayıplar Monet’yi derin bir depresyona sürüklemiştir. İşte tam bu sıralarda Monet’de kataraktın ilk belirtileri ortaya çıkmaya başlamıştır (Wildenstein, 1996).

1913’te göz doktoruna danışmak için Londra’ya gitmiş, kendisine yeni gözlükler reçete edilmiş ancak katarakt ameliyatını reddetmiştir. Sonraki yıllarda renk algısı ciddi şekilde zarar görmüş; fırça darbeleri kalınlaşmış ve resimleri giderek koyulaşmıştır. İstediği sonucu alabilmek için boya tüplerini etiketlemeye başlamış, paletinde katı bir düzen tutturmuş ve parlamayı engellemek için hasır şapka takmıştır (Wildenstein, 1996). Yakından bakıldığında tonların ince ayrımlarını seçemediği için, resimlere kafasındaki fikirleri formüle ederek yaklaşmış; konuları büyük kütleler halinde ele alıp hafızasından ve hayal gücünden tuvale aktarmıştır.

Ameliyat korkusu yüzünden kör olmayı ve resmi bırakmayı, sevdiği şeylerin ufacık bir kısmından bile vazgeçmeye tercih edeceğini belirtmiştir. 1922’de damlalar kısa süreli bir rahatlama sağlasa da nihayet 1923’te katarakt ameliyatı olmuştur. Ameliyat sonrası renkleri mavi görme (siyanopsi) sorunuyla büyük bir mücadele vermiş, hatta “gerçek renkleri görebildiğini” söyleyerek ameliyat öncesi dönemine ait bazı tuvalleri yok etmeye başlamıştır (Wildenstein, 1996). Özel mercekler aldıktan sonra görsel bozukluğu düzelmiş ve eski eserlerini daha mavi nilüferlerle rötuşlamaya başlamıştır.

4.3 Geç Dönem Eserlerinin Modern Sanat Üzerindeki Etkileri

Monet’nin katarakt döneminde, görme bozukluğu nedeniyle kaçınılmaz olarak yöneldiği o kalın fırça darbeleri, formların erimesi ve renklerin büyük kütleler halinde kullanımı, aslında modern sanatın ve özellikle Soyut Dışavurumculuğun (Abstract Expressionism) habercisi olmuştur. Ünlü Fransız sanat tarihçisi, galerici ve Monet üzerine yazılmış en kapsamlı külliyatın yazarı olan Daniel Wildenstein (1996), sanatçının devasa üretiminden bahsederken bu sürecin “öylesine kapsamlı olduğunu, taşıdığı büyük iddia ve çeşitliliğin onun önemini kavrama yetimizi zorladığını” belirtir.

Sanatçının Giverny’de ve kataraktın etkisi altında ürettiği tablolarının, sırasıyla İzlenimcilik ile 20. yüzyıl sanatı ve modern soyut sanat arasında güçlü bir köprü kurduğu kabul edilmektedir (Wildenstein, 1996). Özellikle geç dönem eserleri, Nesnel Soyutlama (Objective Abstraction) akımı için “başlıca” bir ilham kaynağı olmuştur. Örneğin, 20. yüzyıl Amerikan soyut sanatının, minimalist resmin ve renk alanı resminin en önemli öncülerinden biri olan Ellsworth Kelly, Giverny’de yaşadığı ufuk açıcı bir deneyimin ardından Monet’nin orada yarattığı dünyaya bir saygı duruşu niteliğinde olan Tableau Vert (1952) adlı ünlü çalışmasını üretmiştir.

Gelenek ile modernizm arasında bir “aracı” olarak nitelendirilen Monet’nin sanatı, günümüzde postmodernizmle olan ilişkisi bakımından da derinlemesine incelenmektedir. Kendi döneminde Bazille, Sisley, Renoir ve Pissarro gibi öncü isimleri derinden etkileyen Monet, günümüzde hiç şüphesiz İzlenimciler arasında tüm dünyada en çok tanınan ve en ünlü olan sanatçıdır.

5. SANATSAL TEKNİK VEYA SANATÇI BAKIŞ AÇISI

Monet, İzlenimciliğin arkasındaki ana itici güçtür. İzlenimci ressamlar için en önemli unsur, ışığın nesnelerin yerel renkleri üzerindeki etkilerini ve renklerin yan yana geldiklerinde birbirlerini nasıl dönüştürdüklerini anlamaktı (House, 1986). Monet’nin özgürce akan tarzı ve renk kullanımı “neredeyse ruhani” ve “izlenimci tarzın özeti” olarak kabul edilir.

İzlenim: Gün Doğumu tablosu, yalnızca tamamen görünür olanı tasvir etme ilkesinin en temel örneğidir. Monet ışığın etkilerine ve açık havada (en plein air) resim yapmaya hayrandı. O, sadece doğayı değil, “havayı resmetmek” istiyordu. Işığı resimlerinin merkezine koyan Monet, onun anlık değişimlerini yakalamak için bazen bir resmi tek bir oturuşta, genellikle hiçbir ön hazırlık yapmadan bitirirdi. Tek amacı, ışığın renkleri ve gerçeklik algımızı nasıl değiştirdiğini dünyaya göstermekti.

6. SONUÇ

Oscar-Claude Monet, geleneksel akademik sanatın kalıplarını kırarak batı resmi tarihinde köklü bir paradigma değişimine imza atmıştır. Doğayı anlık ışık kırılmaları, zamansal değişimler ve öznel algılar üzerinden kanvasa aktarma yöntemi, nesnel gerçekliğin yerini duyusal deneyimin almasını sağlamıştır. Erken dönemindeki maddi imkansızlıklara, resmi salonlar tarafından dışlanmaya ve ilk eşi Camille’in kaybı gibi kişisel trajedilere rağmen sanatsal çizgisinden ödün vermemiştir. Hayatının son yirmi yılına damgasını vuran Nilüferler serisi ve ileri yaşlarında yaşadığı katarakt rahatsızlığı, onun sanatını tamamen yeni bir boyuta taşımıştır. Fiziksel görme kaybının getirdiği zorunlulukla formları eriten, renkleri kütlesel ve özgür fırça darbeleriyle sunan Monet, farkında olmadan geleneksel figüratif resmi soyut sanatın eşiğine getirmiştir. Sonuç olarak Monet, sadece İzlenimcilik akımının kurucu lideri olmakla kalmamış; geç dönem eserlerindeki cesur ve akıcı üslubuyla 20. yüzyıl modernizmine ve Soyut Dışavurumculuk akımına doğrudan yön veren, çağlar ötesi bir sanatçı olarak tarihteki yerini almıştır.

Scroll to Top